Berkant

author

ALEV İLYAS BAŞSOY

2021.09.28 07:07

Uçakta banttan anons, önce Türkçe: Otuz yaşlarında bir bayan çocuklaştırılmış, şirin bir tonlamayla veya fazla nazik, cinsiyetsiz, soğuk bir tonlamayla konuşuyor.

Daha Sonra benzer yaşlarda bir kadın, anonsu İngilizce olarak tekrarlıyor: Bu tonlamada çocuksuluk veya cinsiyetsizlik yok, yaşına yerinde, varlığıyla barışık, istikrarlı bir ses.

***

Bir ara Oliver isimli Amerikalı bir grafik tasarımcıyla ekip olmuştum. Demin yirmili yaşların başındaydık lakin Oliver öğrencilerine hitabe atan bir okul müdürünün emin tonlamasıyla konuşurdu. Önceleri bunu eksik gelişmiş ülkede havalara giren Amerikan gencinin kibirli sesi olarak yorumlamıştım. Sonra benim yanımda ailesiyle telefonda konuşurken anladım ama, sesinin doğal tonu böyle. “Siz niye böyle bir tonlamayla konuşuyorsunuz?” diye sordum. Azıcık düşündükten sonradan şöyle dedi: “Çünkü biz hiç dayak yemiyoruz.”

***

Türkçe’deki yaygın ses melodilerinden biri çiğnenmiş sakıza benzer: “Aaaabi yaaa, hadiii yaaa, fakat anne yaaa.”

Öteki yaygın melodi de tüfek gürültüsü: “Senin … korum! Hay! Mizaç! Lan! Lun!”

Her iki melodi de ezilmiş kitlelere özgü. Birinde baskı karşısında korunaklı bölge yaratmaya çabalıyor, ötekinde de güçsüz gördüğüne saldırıyor. Bunun ortasına çok nadir rastlarsınız. Devrimci sesi vardır, aslan gibi, kararlı, anlaşılabilir, net.

***

Türkiye’de çocuklar yetersiz hissettirmek üzere yetiştirilir. Silindir evde başlar, okulda camide kışlada devam eder, meslek hayatında amacına ulaşır. Hamur bundan böyle şeklini bulmuştur: “Nihayet yufka gibi oldu” denir, yarı bu marifetmiş gibi… Kız çocuğuysan işin daha da zorlama. Bunlara ilaveten, bacağını kapa, karnını kapa, kimseye teşebbüs, kimseye dokunma, komşunun kızı ne hallere düştü, sağa bakma sola bakma, gece kimsesiz yürüme ve daha neler.

Bayramda akrabalar gelirdi. Anam derdi ama: “Oğlum neden öyle süklüm püklüm duruyorsun? En güzel okullarda okuyorsun, biraz kasılsana, omuzlarını düşey tutsana, sesini azıcık gür çıkartsana.” “Kime aleyhinde anne?” derdim. Dayımın oğluna, teyzemin kızına, amcamın damadına mı? Sesim bir türlü gür çıkmazdı. Her cümlesi noktayla, duruma kadar ünlemle biten kişilere hiç benzemezdim, hiç de özenmezdim. Hiyerarşik zirvenin bilgiden paraya geçtiği yıllardı. Daha fazla kitap okuyanın değil, daha iyi arabaya binenin havalı sayıldığı yıllar. O değerler hiyerarşisine hiç giremeyeceğimi, girsem bile o ölçütlerle “başarılı” sayılamayacağımı bilirdim. “Paranın yok onurun etken olduğu bir dünyaya ulaşacağız mutlaka…” diye düşünürdüm. O süre, öyle bir ortamda gür bir sesle konuşabilirdim. “Bir gün” derdim, “Bir gün her şey fazla hoş olacak…”

***

BirGün’de yıllar daha sonra bitmiş yazmaya başlayınca şunu ayrım ettim. Bundan Böyle köşe yazısı hiç okunmuyor. Köşe yazısının yüz kırk vuruşluk alıntısı okunuyor. Her köşe yazısı keza reklam ediliyor, Twitter’da en fazla takipçisi olan en çok tıklanan yazar oluyor. Her gün üç saat Reels videosu izleyen insanlar, bir köşe yazısına üç dakika bile katlanma edemiyor.

“Kısa yaz entel havası olsun.”

Okura bir fayda sunan, bir ortamda paylaşınca havalı gösterecek alıntılar paylaşan yazarlar olur ya ve birazcık okunabiliyor. İnsanlar hemencecik bozdurup harcayamayacakları hiçbir şeyi almak istemiyor.

***

Belki yazarlar da, “yazsak ne yazar?” ruh haline girdi. Devlet şiddetiyle, sosyal ağ linçleriyle, etimizi kopartan cımbızlarla o kadar örselendik ama, hepimiz THY’deki Türkçe anonsçu kadına döndük. Varlığımızı hoşluk veya cinsiyetsizlik zırhları arasına gömüyoruz. Bundan Böyle kadın değiliz, adam değiliz. Gizlerken kaybettik kendimizi.

En iyi şarkılar, en etkili şiirler, en vurucu cümleler serbest hissederken yazılıyor. Yanlış anlaşılmamak için, alay edilmemek için, linç yememek için dipnotları üste çıkardıkça kâğıdı müsilaj kaplıyor.

***

Oysa kafana silahı dayamaktır kâğıda dökmek. Damar yataklarımızdan bahar ırmakları gibi deli kanlar akması. Fırsat kollayan emekli devletçiler, emekli evetçiler, emekli leş etçiler, emekli rüşvetçiler… Verdiğiniz emekler için hepinize lanet olsun, sizden korkan sizin gibi olsun. Ne kafiyeden çekinmeli, ne tekrardan. Her yeni çocuk bir klişeyi sıfırlar, her genç insanın öfkesinde sloganlar bitmiş doğar.

Ümit Alan, Berkant Gültekin ve ben Mudanya’da söylev yaptık. Kan kardeşim İbo dinlemeye gelmiş. “Senin konuşmandan bir şey anlamadım, gölgenden korkar gibi mıy mıy gevelendin… Lakin Berkant ne sağlam, ne net konuştu” dedi.

Benden yirmi yaş genç Berkant yoldaşım uçaktaki İngilizce anonsçu ya da Amerikalı Oliver gibi konuşuyor.

Çünkü onu kimse dövmedi. Yirmi yıldır kaya gibi BirGün var, Berkant bir gün bile yalnız yürümedi.

Bu da bizim gururumuz olsun.

Yorum yapın