Ce-eee!

author

RAHMİ ÖĞDÜL

[email protected]

2021.10.01 09:53

Mesele çok yalın gibi duruyor: ‘“İnsanın dünya hakkındaki bilgisinin temel kaynağı “görülebilir”den oluşur”’ (J. Berger). Görme duyumuz pek egemen ancak diğer duyu organlarımızdan gelen verileri bile çoğu kez görselin diline çevirdiğimizde amaç dünyamıza katabiliyoruz. Başından beri insana yeryüzünde görme duyusu kılavuzluk etmiş. Ama bundan böyle görülebilir dünya bize oyunlar oynuyor; pat diye bire ortaya çıkan ve çıkmasıyla birlikte çabucak gözden kaybolan nesneler. görüş alanı; görünür olanların fazla geçmeden unutuluşa terk edildiği bir sahne. Simmel’in anlattığı modern zamanların da fazla ötesindeyiz: “Her kültürel biçim yaratılır yaratılmaz, hayatın güçleri tarafından yenip bitirilir… Bir biçimin gelişimi tamamlanır tamamlanmaz, diğeri oluşmaya başlar”. Çağdaş deneyim uçucudur: “bir zamanlar var olan, yeniden hiç görülmemek üzere yitip gitmektedir” (Kracauer). Görünür olanların görünmezlik âlemine transfer edilmesinin hızı ve miktarı günümüzde daha da arttı. Gözümüzü bir ân kapatıp açtığımızda sahnedeki şeyler ve kompoziyonları değişiyor. Ne olup bittiğini bilmek için gözlerimizi aralıksız açık esir da olmuyor; her şey böylece seri ancak ne olduğunu anlayamıyoruz. Peki, dünya hakkındaki bilgimiz nasıl oluyor da hâlâ görünür olana dayanabiliyor?

Bizler, gözden yiten nesnelerin fazla geçmeden baştan manzara alanımıza girmelerine fazla alışkınız. Henüz benlik duygumuz gelişmemişken, ebeveynlerimiz nesneleri aniden kaybedip baştan ortaya çıkarttıkları oyunlarla oyaladılar bizleri. “Ce-eee!” sesiyle birlikte kaybolup yeniden gösterme alanımıza giren nesnelerle keyiflenir, sevinçli çığlıklar atardık. Nesneler ve yüzler katiyen kaybolmazlardı; her tarafta ortaya çıkmalarına alışmıştık. Sonraları saklambaç oynadık; gözden kaybolan ya biz olurduk ya da gözden kaybolanları biz bulurduk. Cisimlerin kaybolması bir illüzyondu, asla inanmazdık. O yüzden yetişkin olduğumuzda bizi en çok yaralayan, kaybolanların yeniden geri dönmemeleri oldu. Acımızı dindirmek için inleme tuttuk; inleme süreci yitirilenin bundan böyle geri dönmeyeceğine kendimizi ikna etme sürecidir. Peki, neyi yitirdiğimizi bilmiyorsak? Günümüzdeki yoğun melankoli neleri yitirdiğimizi bilmemekten kaynaklanıyor olabilir mi? Freud’a kadar kişi ağıt durumunda, kayıtlı bir sevgi nesnesini kaybetmenin acısıyla baş etmeye çalışır; melankolide ise tamamen anlayamadığı, tanımlayamadığı bir kayıptan muzdariptir. Anlamı yitirdik.

***

Kadrajımıza giren görüntülerden kompozisyonlar kurar, kasıt dünyalarımızı yaratırdık. En azından bu işlemi yapabilecek kadar yavaş akardı zaman ve gözden kaybolan her yerde kadraja girerdi. Ama derhal o kadar mi? Görünür alanda çabuk hareket eden şeyleri yakalayıp aralarındaki ilişkileri sabitlemeyi beceremeyen göz, bundan böyle manâ üretme yeteneğini de yitirmiştir. Olsa olsa melankoli üretebilir ama. Gösterme alanına girmesiyle çıkması bir olan öyle fazla şey var ki, neleri yitirmiş olduğumuzu bilemiyoruz. Yitirdiğimiz tek şey varsa o da anlam dünyasıdır; olup bitenleri anlamlandıramamak. Modern zamanlar; insanın görünür olandan umudunu kestiği, anlamı görünmez olanda aradığı zamanlar. Bütün inandığı ve güvendiği değerler hızla görünmezlik âlemine göç ederken insan nasıl olur da hâlâ görünür olana bağlanabilir ve dünyaya dair bilgisini görünür olana dayandırabilirdi ki? Başından beri görünür olanın aldatıcı olduğuna inanmış ve görünmez olana bel bağlamış olanlar da vardı: Gizemciler. Modernistler de, gizemciler gibi görüneni biçimlendiren fakat kendileri görünmez olan kuvvetlere yöneldiler. Paul Klee, “usta, biçimlerin kendilerinden daha çok, biçimlendirici kuvvetlere değer yükler” diye yazıyordu.

***
Deleuze de Klee’yi destekledi. “Sanatta, müzikte olduğu gibi resimde de söz konusu olan biçimleri tekrar üretmek değil, kuvvetleri ele geçirmektir” diye yazdığında, biçimlere takılı kalmayı bırakıp az önce görünür olmayanı duyumsamayı önerdi. Gözler, biçimleri sever; lakin çabuk gözden kaybolan biçimler aleyhinde çaresizler acilen. Kuvvetleri duyumsamak ve gelmekte olanı anlayışlı olmak yerine, yitirdiklerini geri aramak için hâlâ ve ısrarla daima bir ağızdan “ce-eee!” diye bağıranlar var. Yitirdiğiniz biçimler geri gelmeyecek. Kuvvetleri ele geçirmenin ve bedenlerinizi kuvvete dönüştürmenin zamanı gelmedi mi?

Yorum yapın