Romanın uzun yolculuğu

author

BARIŞ İNCE

2021.09.24 06:39

Romancıların, romanlarını nasıl yazdıkları çoğu kez merak edilir. “Nerede yazıyorlar, masaları nasıl, evleri nasıl, kaç günde bitirdiler, üzerinde nasıl çalıştılar” gibi sorular okurun kafasını kurcalar. Roman yazarlarının roman karakterleriyle özdeş tutulmasının da etkisiyle romancıya dair magazinsel bir alaka oluşur. Livaneli’nin anlattığı bir anısında, Fransa’da sokakta yatan bir şarapçının Yaşar Kemal’i görüp Fransızca “Haydut Memed” demesi, roman karakteri ile yazan aralarında kurulan özdeşliğe de bir örnek. Bunun nedenini romanın özünde karakterlerle yaratılan bir atmosfer olması, romanın uzunluğu içinde karakterlerin öyküye göre çok daha ayrıntılı işlenmesi olduğunu söyleyebiliriz. Bir vakit sonra karakteri gerçekmiş gibi algılayan okur, yazarın kendisini anlattığı yanılsamasına kendisini kaptırır. Orhan Pamuk bunun bir köy kahvehanesindeki vatandaşta da Harvard profesörlerinde de deneyimlediğini anlatır.

***

Oysa romancıya dair soruların bir diğer nedeni, o uzun ve derin yapıtın nasıl yazılabildiğine dair merak ve bir nevi hayranlıktır. Ama türler arasındaki tartışmalarda yoğunluğuyla, ince işçiliğiyle öykünün daha zahmetli bir form olduğu sık sık belirtilir. yine de romanın kalınlığı, okutma becerisi ve anlatma coşkusu okurda “bu nasıl yazılıyor” merakını doğurur.

“Hayatım roman” diye yola çıkıp da benzeri yolda bırakan çoktur. Bir zaman daha sonra yazar birey, anlattıklarının “kendince kayda değer” anıların ortaya serilmesinden ibaret olduğunu fark eder. Kimileri bunu da fark edemez ve ücretli kitap basma sektörünün tuzağına düşer. Bu öbür bir tartışma… Romanın uzun yolculuğuna çıktığımızda ya da çıkarken yolda kalmamak için kafamızda oluşturmamız gereken sorular olmalı.

NE YAZACAĞIM?

Romanın genel atmosferini kurarken bir çekirdek öğe ile araç unsurları ahenkli bir şekilde bir araya kazanç. Yani anlatılacak hikâye ve o hikâyeyle bütünleşecek “yaşayan” karakterler, olayın geçeceği vakit ve mekân, anlatıcı ve dil birleşecektir. Yani 300-500 sayfalık bir romanı okutacak hikâye nedir? Ne gibi olaylar olacak. Bu genel aksın kafamızda şekillenmesi gerekiyor. Kuşkusuz ancak yolda değişen süreçler olacaktır ama bu roman yazmanın en keyifli kısmıdır. Oysa hikâyenin özündeki çatışma bir biçimde bilinir. Örneğin, “Ben bir köylü-ağa çatışması ve bir haydut hikâyesi yazacağım” dediğinizde, “ben bir imkânsız aşk hikâyesi yazacağım ve bunu kentli-taşralı kültürel çatışması ekseninde yazacağım dediğinizde” veya “ben bir soygun ve kaçış hikâyesi anlatacağım ama bunu hırsızın gözünden kendi vicdan muhasebesi ile yapacağım” dediğinizde çekirdek unsuru öyle ya da böyle belirlemiş oluyorsunuz. Natürel romanı öyküden ayıran en önemli özelliğin karakterlerin ve çözümlemelerin öne çıkması olduğunu söylemiştik. Öyküde sanki tüm yatırım o kısacık alanda tepe noktası için üretilmiş gibidir. Karakterin düğüme ulaşması için birkaç özelliğe sahip olması yeterli gibidir. Romanda ise bu yetmez. Karakter ayrıca anlatma/özetleme tekniği keza de görünüm/sahneleme tekniği ile okura yol her tarafında tanıtılır. Roman kahramanları o yüzden unutulmaz. Yani kahramanlarınızı da iyi tanımanız gerekir. Ne yazacağınıza bu anlamda karar vermeniz gerekir.

NASIL YAZACAĞIM?

Büyük romancı Yaşar Kemal, her kitabında o hikâyeye özgü bir dil kurduğunu Bilgi Üniversitesi’ndeki sempozyumda anlatmıştı. Çokça tartışılan üslup meselesinin özünde yatan, atmosferi destekleyip desteklemediğidir. Burada her yazarın bir özgün üslubunun olması başka, romanın özüne uygun bütünleştirici bir dil koymak başka şeyler. Kurduğunuz dil karakterlerin, mekânın, hikâyenin bütünlüğü ile düzenli mu konusu kafamızı kurcalar. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanındaki giriş kısmının zorluğuyla ilgili yorumu, romanın bir labirent üstüne kurulduğu ve içine girmenin zorlama olduğudur. O yüzden antre dili de zordur. Romanın uzun yolculuğu içerisinde dilin nasıl kurulacağı manâlı ve en önemlisi tüm unsurlarla arasında kuracağı bütünlük.

NİYE YAZACAĞIM?

Burada tabii oysa bizi tetikleyen böylece çok şey olabilir. Bir hikâyeyi paylaşmak, yazar edinmek arzu etmek, hayatını anlatmak, bu işten fazla para kazanıldığını düşünmek, birilerine laf çarpmak… Hepsi kabulümüzdür. Nereden yola çıktığınızdan çok netice önemli, yani ortaya çıkan eser. Ama bu soruda benim kastettiğim şey diğer. Bu hikâyenin teması, iletisi ne? Niye anlattım (yazdım) ben bunca şeyi? “Tema, bir eserin veya metnin tümüne yayılmış temel zihin ve duygudur. Eserin ya da metnin teması, onun konusu değildir. Tema, konunun fazla özel bir şekilde bitmiş ayrıntısıdır. Tema, konunun sınırlandırılmış bir yönüdür, okuyucuya verilmek istenen iletinin özüdür. Bir edebî eser ya da metin, birdenbire pozitif temadan meydana gelebilir. Lakin bunlardan bir adam başına ya da birkaçı daha ön plana çıkar. Arka plandaki temalar, başlıca temayı besler, eseri zenginleştirir.” Bu tanımı başlıca alırsak kafamızın içindeki felsefi, psikolojik, sosyolojik ya da politik dertlerin romanda tematik unsurun belirleyicisi olabildiğini görürüz. Bu tematik unsurun da bir tamlık oluşturması gerekir. Milan Kundera, Roman Sanatı adlı eserinde, “Bir romanın tutarlılığını karşılayan daha derin bir şey olduğunu sanıyorum: Tematik birlik. Temalarını terk ettiği ve hikâyeyi anlatmakla yetindiği süre roman yavanlaşır” der.

Romanın hangi masada, kaç günde ya da hangi köyde/şehirde yazıldığından fazla yazar adaylarının bu üç soruyla kafasını kurcalaması gerektiğini düşünüyorum. Romanın uzun yolculuğunda, çay tepe aşarken, nice zorlukla karşılaşırken, bize en kayda değer desteği verecek olanların bu soruları vereceğimiz yanıtlardır.

Yorum yapın