Yol her zaman daha barışçıl

‘Birlikte’ adlı kitabı okurla buluşacak olan Ece Temelkuran, sevgi gibi kavramlarda birleşmenin önemini vurguluyor: “Neoliberal anlayışın yarattığı en büyük zarar insanın kendine olan inancını yok etmesi.”

Yol her zaman daha barışçıl

Seçil KALENDEROĞLU / BERLİN

Geçtiğimiz hafta Berlin Edebiyat Festivali’nde ‘Avrupa Birliği Dış Politikasının Geleceği’ adlı panele konuşmacı olarak katılan Ece Temelkuran ile yenilenmiş eski bir krematoryum olan, şimdinin kültür merkezi Silentgreen’de buluştuk. Avrupa Birliği’nin ölümünün de tartışıldığı bu zamanlarda, konuşmanın böyle bir mekâna eşit gelişinin manidar olduğunu düşündük. Biz ise evsizliğin güzelliğine, yolda olmanın barışçılığına, faşizmin yıkıcılığına ve insanın kendine olan inancına geri kavuşma arayışına uzanan bir konuşma yaptık.

Ekim ayında Türkiyeli okuyucuyla buluşacak ‘Together’ (Birlikte) adlı siyasal us kitabı öncesi, Ece Temelkuran ile kitabı, Avrupa’da olmayı ve son projesi ‘LettersfromNow’ı (Hemen İçin Mektuplar) konuştuk.

Birazcık önce Avrupa Birliği’nin geleceğinin tartışıldığı bir konuşmadan çıktık. Avrupa’da olmak sizin için ne açıklama ediyor? Bir sürgün mekânı mı yahut bir konut haline geldi mi?

Yakın zamanda kendimle ilgili şunu ayrım ettim, ben hiçbir yerde yerli olmamışım. Geçen gün Mehmet Ali Alabora ile konuşuyorduk, o da Galler’de yaşıyor. Gittiği mekanlardan bahsetti, kasabım var vs. dedi. Ben pek bir yerleşiklik hiç hissetmedim, beş tane falan caddenin ismini biliyorum dedim. Sonra düşündüm ama, ben zaten İstanbul’da da beş caddenin ismini biliyordum. Ama yerleşikliğin de bazı yok edici etkileri olduğunu düşünüyorum. Bana ev sözcüğü daima kuvvet batmış bir sözcük gibi geldi; bastıran, hapseden, isteğin açık havada biçimlendiren. Yol her zaman daha dostça bir kelime, yolda tartışma edemezsin devam edebilmek için barışma içinde olman lüzumlu. Benim için dünya bir masa, bir kahve, sigara, bilgisayar ya da bir not defteri. Başkada bir dünyam yok zaten.

Peki Avrupa?

Zagreb’de “How toLose a Country” (Bir ülke nasıl kaybedilir?) kitabımı yazdığım bir masa var. Ikea’dan aldığım, kendi kendime yaptığım bu masa hemen hemen kendi kontikim gibiydi ve onunla Avrupa’ya dürüst yola çıkmış gibi hissediyorum. Fakat gülünç olan şu ancak tam ben Avrupa’ya gelirken Avrupa değil oluyor ve bu ilginç bir duygu. Daha önce senin için Avrupa ne seslenmek diye sorulduğunda, bir bayan için insan gibi hissettiği, bir av hayvanı gibi hissetmediği bir yer demiştim. Şimdi o da değişiyor, kadını bastıran her şey buraya da geliyor. şahsen bu çok aşındırıcı, evet oturmuş değilim ama yazar, düşünen her kadının herkesten daha fazla emniyette hissetmeye ihtiyacıolduğunu düşünüyorum. O süre biz nereye gideceğiz diye diye soruyorum. Afganistanlı kadınlara bakıyorum ve ne yerine getirmek istediklerini anlıyorum. Yalnızca var almak için bir yere gitmeye çalışıyorlar. Benim yaptığım da fazla öbür değildi, bilhassa de Türkiye’deki baskın erkek zihniyetini düşününce. Fakat derhal görüyorum ki çok da gidecek bir yer de kalmadı.

Geçtiğimiz Mayıs’ta son kitabınız “Together”ı(Birlikte) yayınladınız, bir önceki kitabınız “Bir Ülke Nasıl Kaybedilir”e kıyasla daha eksik karanlık, şevk veren ayağa kaldıran bir ruhu var.

“Bir Ülke Nasıl Kaybedilir”i yazdıktan sonradan senin gibi dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlardan kitabı depresif bulduklarına dair bir yorum aldım ve buna karşısında çıktım. Niye depresif olsun canım, gerçekleri anlatıyoruz. Fakat bir yandan şöyle düşündüm, benim bir görevim var. Ödev çok eski bir kavram vebiz artık her zaman haklardan bahsediyoruz lakin bir görevimiz de var. Türkiye’den bir açık fikirli olunca bu görev sana özellikle yükleniyor, senin bunu özel olarak keşfetmene lüzum değil ve kesintisiz borçlu bir okumuş olarak yaşıyorsun. Umutsuzluğu allayıp pullayarak anlatmak adeta herkesin yapabileceği bir iş, böyle bir entelektüel endüstri de oluştu. Benim yapmak istediğim, ilericiler aralarında imzalanacak felsefi bir kontrat için esas kavramları ortaya koymaktı. Eğer bunlar etrafında birleşirsek eylemlerimiz birbirimizden ne kadar öbür olduğumuza değil, ne dek aynı olduğumuza gönderme yapar ve o zaman daha kalabalık oluruz.

Hangi kavramlar?

Çok esas kavramlar sevgi, arkadaşlık, övünç… gibi.Çünkü bugünkü dünyada kendilerini ilerici olarak tasvir eden insanlarıntartışmasıben senden de farklıyımüstüne kurulu ve bufaşizm içinharika bir ortam. Dolayısıyla bununla ilgili bir eylemliliğe geçebilmek için bir takım esas kavramlarda anlaşmamız ve birbirimizde bir bit yeniği aramamamız lazım. Genel dünyanın durumuna baktığımda bugünkü “zeitgeist” (zamanın ruhu) da gördüğüm en önemli şey, neo-liberal anlayışın insanlık üzerinde yaptığını düşündüğüm en büyük hasar, insanın kendine olan inancını değil etmesi.

yol-her-zaman-daha-bariscil-925587-1.

“Together” (Birlikte) kişinin kendisinden başlayarak bir mutasyon yaratması haline uyarı çekiyor diyebilir miyiz?

Hayır, iki kişiden başlayarak. Ingeborg Bachmann’ın bir sözü vardır “faşizm iki birey arasındakiilişkilerde başlar” diye fazla severim. Ben de “Biz Burada Devir Yapıyoruz Sinyorita”da “köklü değişiklik iki şahsiyet ilişkilerde” başlar diye yazmıştım. Sen ve ben arasında, bu sen ve benler daha sonra çoğalır. Together’ın dilini de “ben sana sesleniyorum, peki sen ne düşünüyorsun?” biçiminde kurmaya çalıştım oysa “sen de bana anlat” diye. Bugün panelde de şunu düşündüm, 21.yy’ın meselesi bundan böyle bu sahne, bu mikrofon, yok. Niye sadece biz konuşuyoruz? Bizim nasıl bir iktidarımız var? Bundan Böyle mikrofona sahneye gereksinim yok. Büyük bir kabare var, hepimiz kabarenin şarkıcılarıyız. Böyle bir dünyada kurulabilecek tek manalı ilişki kendimce arkadaşlık.

Çoğu tahvil ile birbirimize bağlıyız; yurttaşlık, örgüt, aynı kurumda çalışan olma ve bu Avrupa Birliği için de böyle. Peki bu mevcudiyetleri dostluk kavramı üzerinden baştan konuşabilir miyiz? Dertlerimden biri bu.

“Letters from Now (Şu Anda İçin Mektuplar) diye herkese açık, online mektuplar yolladığınız ve geri dönüşler aldığınız bir proje başlattınız. Bu projeden beklentileriniz nedir?

İlk mektupta şöyle yazdım, sosyal medya sonradan dijital iletişim evreni bir agora. Tahrir’de de, Gezi’de deonu bir agora olarak tahayyül ettik ve pek yaşadık. Oysa karşısında çıkışlar gücünü kaybettikçe orası bir arenaya dönüşüyor ve kıymetli olan görünmemeye başlıyor, kırılgan olan ise zaten değil oluyor. Derdim bu delirtici, çıldırtıcı kalabalıktan uzaktan, sahiden konuşmak için kendi minik dijital mahallemizi kurabilir miyiz? idi.

Politika aralıksız devam eden bir şey, benim için önemli olan bizim ikimizin kurduğu bu ilişkinin bir şey değiştirebileceği ve yalnızca ikimizde değil, dünyada bir şey değiştirebileceği.

Uzun zaman daha sonra Türkçe bir gazetede, Oksijen’de yazdığınızı görüyoruz. Nasıl hissediyorsunuz?

karmakarışık. Türkçe yazmak yalnızca Türkçe kâğıda dökmek yok. Türkiye’ye kâğıda dökmek. Türkiye’deki arkadaşlara yazmak lakin bununla birlikte Türkiye’de benden nefret eden bir takım insanlara da kâğıda dökmek ve kendimin de nefret ettiği bazı insanlara kâğıda dökmek. Faşizm yalnızca siyasi bir sistem yok bununla beraber bütün ve muhakkak bir moral çöküntüsü ve hepimiz bundan korkunç etkileniyoruz. Türkiye’deki erkekliğin de ciddi bir kriz yaşadığını görüyorum ve en ilerici olduğu söylenen kişilerin dahi bu faşizan tutumlar içine girebildiğini görüyorum.

Bundan ne kadar hasar gördüğünün farkında olabilirsin fakat bunu düşünerek, kabul ederek yaşamak fazla kuvvet. Bunun öyle ya da böyle farkında insanlara kâğıda dökmek istedim. Çünkü bunu Türkiye’dekiler anlar.

Bir yanlamasına da Türkiye’nin şöyle bir tarafı var, oradan gidenleri ihanet etmiş gibi sayabiliyor. Bu ne değin açık görüşte birisi olursa olsun bunu yapabiliyor. Birazcık da eve dönüp ben sizin onurunuzu kıracak hiçbir şey yapmadım, sizi gururlandıracak şeyler yaptım deme ihtiyacı da var ama bunu hiç hoşlanmayarak söylüyorum fakat o yükümlülük içimize o kadar işlemiş fakat.

Burada da diğer zorluklar var, Türkiye’den gelen bir kadın olarak bir şeyleri kabul ettirme durumu. Çünkü sana daima Türkiye hikayesi soruyorlar, kimseyi tanımamak, yabancılık, küçültücü davranışlarla karşılaşmaktan bahsetmiyorum bile.

Son olarak merak da edilen bir sorum var, “bir ülkeyi kaybetmek” Türkçe olarak yayınlanacak mı?

Şimdilik çevrilmeyecek ancak oradaki bir takım fikirleri son birkaç yılda yazdığım Türkçe yazılarda bulmak olası. Fakat hoş bir haber, son kitabım “Together” (Birlikte) ekimde Türkçe olarak yayınlanacak! Ve kendimce bu kitabı Türkçe okumaları daha manâlı, mutlu son gibi.

Yorum yapın